İSLAM TARİHÇİLERİ DERNEĞİ İRAN GEZİSİ NOTLARI (16-22 Mayıs 2016) Meşhed - Tus - Nişabur - Şîrâz - Tahran - Kum - Kâşân - İsfahan Prof. Dr. Ali AKTAN İslam Tarihçileri Derneği Tüzüğü’nün 2’inci maddesi, 11 başlık hâlinde faaliyet alanı belirlemiştir. Bunlardan yedincisi şudur: İslâm tarihi alanında yarışmalar düzenlemek, araştırma ve inceleme gezileri ile çeşitli sosyal faaliyetleri ve organizasyonlar tertip etmek. Bu çerçevede Endülüs, Balkanlar, Fas ve Özbekistan’a kültürel amaçlı geziler düzenlenmişti. Biz, bu gezilere de katılmış, Balkan ve Fas gezisi hakkında hazırlamış bulunduğumuz notları, derneğin WEB sayfasında yayınlamıştık. Öncekiler gibi İran’a da bir gezinin düzenleneceği duyurulunca, İslam Tarihi öğretim üyeleri ve yakınlarından oluşan ve bizim de aralarında bulunduğumuz 34 kişi geziye katılacaklarını bildirmiş- lerdir. 16 Mayıs Pazartesi günü saat 20.20’de İstanbul Atatürk Hava Limanı’ndan Türk Hava Yollarına ait TK-888 sefer sayılı uçakla hareket ettik. Yaklaşık 4 saatlik bir yolculuktan sonra yerel saatle 00.15’te (Türkiye saatiyle 01.45) Meşhed hava limanına indik. Saatlerimizi 1 buçuk saat ileri alarak yerel saate uyarladık. Uçakta bizimle birlikte başı açık olarak seyahat eden İranlı hanımlar kural gereği baş örtülerini taktılar. Fakat uygulamada bir standardın olmadığı anlaşılıyor. Çünkü İran’da bazı hanımlar başlarının tepe noktasına kadar saçlarını açık bırakırken, bazıları alınlarına kadar örtüyorlar. Aynı şekilde Müslüman olsun veya olmasın, yabancı uyruklu hanımlardan başı açık olanların da başlarını örtmeleri gerekiyor. Bu uygulamanın varlığını zaten eskiden bildiğimiz için yadırgamıyoruz. Hava alanında bizi, altı gün sürecek olan İran seyahatimiz boyunca rehberliğimizi yapacak olan Tebrizli Hüseyin Yazoğlu isminde bir Azeri Türkü karşıladı. Çok samimi, kibar ve yetenekli bir genç olduğu her hâlinden belli olan rehberimiz, orta ve lise tahsilini, ailesinin o yıllarda Türkiye’de yaşaması sebebiyle İstanbul’da bir Türk kolejinde yapmış. Türkiye Türkçesini doğal olarak İstanbul ağzı ile konuşuyor. Avrupa’da başladığı yüksek tahsilini ise İran’a dönen babasının vefatı üzerine yarıda bırakmak zorunda kalmış. Ancak bu arada İngilizce ve Almancayı iyi derecede öğrenmiş. İlk tahsilini İran’da yaptığı ve hâlen hayatını orada sürdürdüğü için Farsçayı da iyi derecede biliyor. İran, güneyde Basra ve Umman körfezleriyle kuzeyde Hazar Denizi arasındaki büyük platoda yer alan; Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Irak, Pakistan, Afganistan ve Türkmenistan ile kara sınırları bulunan bir ülkedir. Yüzölçümü 1 milyon 650 bin km² ile ülkemizin iki katından büyüktür. Fakat büyük bir bölümü çöl veya bozkırdır. Başkenti Tahran olan ülkenin resmî dili Farsçadır. 80 milyona yakın ülke nüfusunun % 90’ı İsnâaşeriyye (Oniki İmam) sistemini benimseyen Şiî mezhebine bağlıdır. Sünnilerin oranı %8 olup, geriye kalan nüfus başka dinlere mensuptur. Hepsi de Türk soylu olmak üzere: çoğunluğu İran’ın Kuzeybatısında Tebriz civarında yaşayan Azeriler, güneyde Şîrâz bölgesinde yaşayan Kaşgaylar ve Türkmenistan sınırına yakın yerlerde yaşayan Türkmenlerin toplam nüfus içerisindeki oranı %25 ile 20 milyon civarındadır. Bayrağının iki kenarında bulunan yeşil ve kırmızı şeritlerin içe bakan kenarlarında kûfi yazı ile 22 defa “Allâhüekber” ifadesi tekrarlanmıştır. Aradaki beyaz şeridin ortasında ise sitilize edilmiş şekilde kırmızı renkli kelime-i tevhid (lâ ilâhe illallah) yer almaktadır. İran’daki tarihî eserleri doğru değerlendirebilmek için, ülkenin geçmişinde söz sahibi olmuş devletler hakkında az da olsa kronolojik bir bilgiye ihtiyaç vardır. İslamdan önce bölgeye hâkim olan Sâsânilere karşı İslam fetih hareketleri Hz. Ebu Bekir zamanında başlamış ve Hz. Ömer devrinde M. 642’yi izleyen yıllarda tamamlanmıştır. Ülkede Emevi (M.660-750) hanedanına son veren Abbasilerin buraya tayin ettikleri valilerce, merkezî idarenin zayıflamasından yararlanarak kurulmuş yarı bağımsız devletler hüküm sürdüler. Bunlardan birincisi merkezi Nişabur olan Tâhirîler (M.821-873) ve ikincisi Samanilerdir (M.819-1005). Samani kumandanlarından biri tarafından temelleri atılan Gazneliler devleti ise (M.963-1186), 1040 Dandanakan savaşından sonra Horasan bölgesini Selçuklulara terk etmek zorunda kaldılar. Selçuklulara (1040-1157) başkentlik yapmış olan Nişabur, Rey, İsfahan ve Hemedan şehirleri bugün İran sınırları içinde bulunmaktadır. Daha sonra bu bölgede Harezmşahlar (1077-1231), İlhanlılar (1256-1353), Timurlular (1370-1507) ve Safevîler (1501-1732) hüküm sürmüşlerdir. Onları 20. yüzyılın başlarına kadar Afşar (1736-1804), Zend (1751-1794) ve Kaçar (1796-1925) hanedanları hüküm sürmüşlerdir. Buna göre İran’ı, ilk Müslüman Türk devletlerinden birisi olan Gaznelilerden itibaren, bazı istisnalarla hep Türkler idare etmişlerdir. Rehberimiz, Meşhed’de iki gece konaklayacağımız Hümâ Oteli’ne giderken, otobüste bizim için gerekli olan ön bilgileri verdi. Bu arada İran’ın, dışarıdan göründüğünün aksine çok güvenli bir ülke olduğunu ve kendi ülkemizmiş gibi dolaşabileceğimizi söyledi. Otele girişimiz 03.00’ü bulmasına rağmen sabahleyin 09.00 sularında, akşama dönmek üzere Meşhed’den ayrılıyor, Tus’a ve Nişabur’a hareket ediyoruz. 1. MEŞHED, NİŞABUR ve TUS Meşhed, Horasan eyaletinin yönetim merkezi ve hâlen ülkenin ikinci büyük şehridir; nüfusu 2.770.000’dir. İran’ın en doğusunda, başkent Tahran’dan 850 km. uzaklıktadır. Burası, önceleri Tus’a bağlı Senâbâz adında bir köy idi. M.809 yılında ünlü Abbasi halifesi Harun Reşid, Horasan’da çıkan bir isyanı bastırmak üzere seferde iken bu köyde hastalanıp ölünce oraya defnedildi. Bundan dokuz sene sonra M.818’de, Harun Reşid’in oğlu olan halife Me’mun ile birlikte, Merv’den Bağdat’a dönmek üzere yola çıkan İmam Ali er-Rızâ Tus’un Nukân kasabasında vefat etti. Onun ölümüne çok üzülen Me’mun cenaze namazını bizzat kıldırıp naaşını, babasının Senâbaz köyündeki mezarının yanına defnettirdi. Daha sonra bu iki mezarın etrafında bir şehir inşa edildi. Şiîlerin 12 imamından sekizincisi olan İmam Ali er-Rızâ, kendi kaynaklarına göre zehirlenmek suretiyle öldürülmüştür. Bu nedenle kurulan bu yeni şehre, İmam Ali er-Rızâ'ya atfen 'şehitlik' anlamına gelen Meşhed adı verilmiştir. Nişabur, Meşhed’in 130 km batısında ve tarihî ipek yolu üzerindedir. Adını eski Sâsâni hükümdarlarından I. veya II. Şapur’dan aldığı kabul edilmektedir. Asıl gelişmesini Tâhirîlerin idare merkezini Merv’den buraya taşımasıyla sağlamıştır. Daha sonraki dönemlerde de gelişmesini sürdüren Nişabur, Ortaçağ İslâm dünyasının en büyük şehirleri arasında sayılır. Selçuklu devletinin kurucusu Tuğrul Bey’in idare merkezi oldu. İlk Selçuklu sikkesi burada kesildi. Önemli bir ilim merkezi hâline geldi. Çok sayıda âlim, edip ve şair yetişti. Ancak Büyük Selçuklu Sultanı Sencer’in, idare merkezini Merv’e taşımasının ardından önemini kaybetmeye başladı. Onun Oğuzlar tarafından esir alınma- sından sonra da yağma ve tahribata uğradı. Sonraki yüzyıllarda meydana gelen savaşlar ve depremlerden dolayı bir daha belini doğrultamadı. Meşhed’in 25 km kuzeybatısında bulunan Tus, antik çağda Susia adıyla bilinen bir şehirdir. Selçuklulara kadar bölgede çıkan isyan ve savaşlardan çok zarar görmüştür. Selçuklular zamanında kısmen imar edildiyse de Moğol istilası sırasında neredeyse tamamen imha edildi. Sonraki devirlerde türbenin çevresinde kurulan Meşhed şehrinin gölgesinde kaldı. Ortaçağda bu şehirden, başta Nizâmülmülk olmak üzere önemli devlet ve ilim adamlarının yetiştiği bilinmektedir. 1.1. FÛŞENCAN KÖYÜ Önceleri Nişabur’a bağlı bir köy iken şimdi şehirle birleşmiş ve Nişabur’un kenar mahallelerinden biri hâline gelmiştir. Hacı Bektaş-ı Velî’nin Horasan erenlerinden olduğu ve Anadolu’ya Nişabur’dan göç ettiği kabul görmektedir. Dahası, temel kaynaklarda herhangi bir kayıt bulunmamasına rağmen kendisinin Fûşencan’da doğduğu ileri sürülmektedir. Hatta onun doğduğu yer olarak, içinde sonradan yapılmış büyük bir evin bulunduğu bahçe gösterilmektedir. Burayı görmek için birkaç yüz metrelik dar ve toprak sokaklardan geçmek icap ettiği için köyün girişinde otobüsü sokakların girişinde bırakıyoruz. Arazi düz ve bahçenin etrafı yüksek duvarlarla çevrili olduğundan içerisi görünmüyor. Bahçenin sahibi ricamız üzerine bizi içeri alıyor. Bahçede üç beş dakika dolaştıktan sonra Velî’nin ruhuna bir Fatiha okuyarak buradan ayrılıyoruz. 1.2. FERİDÜDDİN ATTÂR Nişabur’da 1136 yılında doğmuş ve 1221yılında vefat etmiş ünlü bir şair ve mutasavvıftır. Hekim ve eczacı olmasından dolayı Attâr (aktar) olarak adlandırılmıştır. Geride pek çok eser bırakmıştır. Tefsir, hadis, kelam, fıkıh gibi dinî ilimlerden başka: hikmet, felsefe, ilm-i nücûm, eczacılık gibi teorik ve pratik ilimlerden anladığı görülüyor. Ancak bu ilimleri nereden ve kimden öğrendiği hakkında tarihî kaynaklarda yeterli bir bilgi bulunmamaktadır. Sekizgen bir kasnak üzerinde yükselen sivri kubbesi turkuaz çinilerle kaplıdır. Türbenin, içinde bulunduğu büyük bahçenin sağ tarafında, İran’ın Kaçar hanedanı zamanında yetişmiş en büyük ressam olarak kabul edilen Muhammed Gaffarî’nin (M.1845 - 1940) mezarı bulunmaktadır. Kâşânlı olan sanatkâr Şah Nâsırüddin’in takdirini kazanmış ve kendisine Kemalü’lMülk lakabı verilmiştir. Ölümünden 21 sene sonra, mezarının üzerine yapılan ve kendine has bir mimarisi olan türbe, 6 ayak üzerinde duran çapraz tonozla örtülmüştür. Türbenin yüzeyleri Attâr’ın türbesiyle uyumlu olarak turkuaz çinilerle süslenmiştir. 1.3. ÖMER HAYYÂM (1048-1131) Nişaburludur. Şair, filozof, matematikçi ve astronomdur. Çadırcı anlamına gelen "Hayyâm", lakabını babasının mesleğinden almıştır. Yaşadığı dönemin ünlü veziri Nizâmülmülk ve Hasan Sabbah ile aynı medresede eğitim görmüş olduğu rivayet ediliyorsa da bu durum kesin değildir. Ömer Hayyâm, Bâtınî ve Mu'tezile anlayışlarına dâhil görülür. Arapçada "şey" kelimesini, bilinmeyen rakamı ifade etmek için “X” işareti yerine kullanmıştır. Rubaîlerinde: dünya, var oluş, Allah, devlet ve toplumsal örgütlenme biçimleri gibi hayata ve insana dair konularda özgürce ve sınır tanımaz bir şekilde akıl yürütmüştür. Bilim tarihi bakımından önemli bir yere sahiptir. Günümüzde kullanılan Miladi ve Hicri takvimlerin dışında, Celâli Takvimini hazırlamıştır. Doğum yeri olan Nişabur’da ölmüş ve günümüzde kendi ismiyle anılan büyük bahçenin içindeki istirahatgâhına (Ârâmgâh-i Hayyâm) defnedilmiştir. Bu Bahçe, Attâr’ın türbesinin 1,5 km doğusunda bulunmaktadır. Sekiz ayak üzerinde yükselen sivri ve modern kubbesiyle anıt mezarı, yerde uzaya fırlatılmak üzere bekleyen bir uzay mekiğini andırmaktadır. Üzerinde Ömer Hayyâm’la ilgili yazıların bulunduğu anlaşılmaktadır. 1.4. İMAMZÂDE MAHRUK TÜRBESİ Hayyâm’ın mezarına 50 metre uzaklıkta, sekizinci İmam Ali er-Rızâ’nın üvey kardeşi İmamzâde Muhammed Mahruk’un (ö. 816) türbesi yer almaktadır. Halife Me’mun zamanında isyan ettiği için öldürülmüş ve daha sonra cesedi yakılmıştır. Daha sonra bu sebeple Mahruk (Yanmış) diye adlandırılmıştır. 10’uncu yüzyıla ait binada yer alan kitabe ve sanduka gibi bazı unsurlar Safevî hükümdarı Şah I. Tahmasb (1524-1576) döneminde ilave edilmiştir. 1.5. FİRDEVSÎ (M.940-1020) Tus’un Bâz köyünde doğmuştur. Samanîler ve Gazneliler dönemlerinin önde gelen Fars şairidir. Başlıca eseri Şehnâme 50 bin kadar beyitten oluşur. Hz. Âdem’den başlayarak III. Yezdücerd dönemine kadar olan İran tarihini anlatır. Eserini 1010 yılında Gazneli Mahmut'a sunar. Bağlanan aylığı az bulduğu için sultanı ağır biçimde hicvedince, Gazne'den göç etmek zorunda kalır. Bir süre Herat'ta ve Taberistan Emiri Şehriyâr'ın yanında kaldıktan sonra, Tus'a döner. Son yıllarını yoksulluk içinde geçirmiş ve orada vefat etmiştir. 1.6. HARUNİYE MEDRESESİ Kare plan üzerine kurulmuş bir yapıdır. Tus’a batı yönünden giren Şahnâme Bulvarı üzerindedir. Binanın geçmişi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Halk, Harun Reşid’den hoşlanmadığı için bu binayı Zindan-ı Harun (Harun Hapishanesi) diye adlandırmışsa da binanın hapishaneye benzer bir tarafı yoktur. Harun Reşid ile ilgisi olmadığı da anlaşılmaktadır. Nitekim binanın, Mimarî özellikleri bakımından İlhanlı dönemine ait olduğu kesin gibidir. Tekke, türbe veya medrese olarak yapıldığı rivayet edilmektedir. İmam Gazâli’nin Mezarı Hakkında : Haruniye’nin bahçesinde İmam-ı Gazâli adına yapılmış bir makam mezar vardır. Binanın avlusunda bulunan 10 kadar gerçek mezarın ise Gazâli’nin öğrencilerine ait olduğu söylenmektedir. Tus doğumlu olan Gazâli’nin (1058-1111), Bağdat’taki Nizâmiye Medresesi’nde başmüderrisliğe kadar yükseldiği, ömrünün sonuna doğru memleketine döndüğü ve burada vefat edinceye kadar müritleriyle birlikte sûfî hayatı yaşadığını temel kaynaklar haber veriyorlar. Nitekim Haruniye’ye varmadan 1 km kadar önce, Tâbira denilen yerde yapılan arkeolojik kazıda bulunan bir mezarın İmam Gazâli’ye ait olabileceği üzerinde durulmaktadır. Haruniye’den önce gidip gördüğümüz bu mevkide, kazı alanına girmenin yasak olduğu söylendiği için mezarın bulunduğu yere uzaktan bakmakla yetindik. Mezarın bulunduğu sanılan noktada, toprak seviyesinin biraz üzerinde tuğla kalıntılarının dışında bir şey görünmüyordu. Haruniye’yi gezip gördükten sonra Nişabur ve Tus’ta göreceğimiz yerleri tamamlamış ve Meşhed’e dönmek için yola çıkmış bulunuyorduk. Meşhed’de göreceğimiz yegâne yer ise İmam Ali er-Rızâ türbesi ve Harun Reşid’in kabri olacaktı. 1.7. İMAM ALİ er-RIZÂ TÜRBESİ Türbe, Meşhed’in tam merkezinde, yüzyıllar boyunca İmam Ali er-Rızâ’nın (M.765-818) kabri etrafında genişlemiş ve günümüzde büyük bir külliye hâline gelmiş bulunan yapılar topluluğunun en muteber yeridir. Muhtelif yüzyıllara ait tarihî ve sanatsal izler taşımaktadır. Tam ismi Ali ibn Musa ibn-i Cafer olan imam, adından anlaşılacağı üzere Mûsâ el-Kâzım'ın oğludur. Hz. Peygamber’in yedinci kuşaktan torunudur. Şiîliğin İsnâaşeriyye mezhebinde ve onun kolları olan Câferîlik ile Alevîlik'te "Sekizinci İmâm" olarak yer alan Ali er-Rızâ, Abbasi halifesi Harun Reşid'in kabrinin yanına defnedilmiştir. Türbenin içinde bulunduğu külliyeye Harem-i İmam adının verilmiş olması dikkat çekmektedir. Bu isim, içinde Kâbe’nin yer aldığı Mescid-i Haram’ı çağrıştırmaktadır. Esasen Şiîler, haccın farzlığını kabul etmekle birlikte, Kerbelâ başta olmak üzere bu tür yerleri ziyaret etmekte çok isteklidirler. Rehberimizin söylediğine göre, dinî duygularla mezarı ziyarete gelenlerin barınma ihtiyacını karşılamak için Meşhed’de yapılmış bulunan otel sayısı, İran’ın bütün şehirlerindeki toplam otel sayısından daha fazladır. Bunda bazı Âyetullahların kendileri hacca gitmedikleri gibi, Şiî haccı diyebileceğimiz böyle ziyaretleri teşvik etmelerinin de tesiri olmalıdır. Nitekim İmam Rızâ türbesini ziyaret eden bir Şiînin, geleneğe göre “yarım hacı” sayıldığı ve isminin sonuna Meşhedî unvanının eklendiği bilinmektedir. Külliyeye girerken, erkek ve kadınların giriş-çıkış kapıları farklı olduğu için, çıkışta buluşmak üzere hanımlarla ayrılıyoruz. Türbeye, dıştan üstü sivri yeşil kubbe ile örtülü olan İmam Humeyni revakından geçiliyor. Ayakkabılarımızı, girişte bir sepetin içinden aldığımız naylon poşetlere koyarak elimizden bırakmıyor ve türbeye doğru ilerliyoruz. Mezarın üstü yaldızlı tavan, dört tarafı gümüş renginde bir kafesle kapatılmış. Şiîler, madenî kafese ellerini ve yüzlerini sürmek için âdeta birbirleriyle yarışıyorlar. Fotoğraf çekmek isteyenleri, yasak olduğu için görevliler uyarıyor. Mezarın yanından mecburi istikamette ilerliyor, duvarları, kubbe veya tavanları kristal aynalarla kaplanmış, avizeleri camdan mamül birkaç muhteşem bölümü geçiyoruz. Bu sırada akşam ezanı okunmaya başlıyor. Kılınışında bazı küçük farklılıklar olmasına rağmen cemaatle birlikte akşam ve yatsı namazlarını cem ederek peş peşe kılıyoruz. Bizim dışımızdaki cemaatin tamamı, sembolik de olsa toprağa secde etmiş olmak için, secde esnasında alınlarını koyacakları noktaya mühür taşı (pişmiş tuğla) koyuyorlar. Kerbelâ toprağından imal edilen köşeli veya daire biçimindeki bu mühürler yazısız olabildiği gibi üzerine: Allah, Muhammed, ehl-i beyt ve imamların isimleri ile kısa bir dinî ibare yazılmış olabiliyor. İmam Ali er-Rızâ’nın mezarı ile birlikte Halife Harun Reşid’inkini de görmek istiyorduk. Rehberimiz halifenin mezarı başında bir Fatiha okumanın bile, o sırada duygu yoğunluğu içinde bulunan Şiîlerin tepkisini çekebileceği konusunda bizi daha önceden uyarmıştı. Ne var ki, eğer gerçek ise, o sırada devam eden bir tamirat nedeniyle, araya konan paravan yüzünden Halifenin mezarını görmek kısmet olmadı. 18 Mayıs Çarşamba sabahı otelden çıkışımızı yapıyor ve saat 09.00’da Şîrâz’a gitmek üzere Meşhed havalimanından uçuyoruz. Hava yoluyla 1000 km’yi aşan uzun mesafede, çok küçük yerleşim birimlerinin dışında hemen hiçbir yerde, dikili bir ağacın bulunmadığını, her tarafın çöl veya bozkır olduğu görülüyor. Şîrâz’a 20 km kala pencere kenarında oturanları hoş bir sürpriz bekliyor. Adını güney tarafında bulunan bir kasabadan alan Maharlu Gölü, pespembe rengi ile sanki görsel bir ziyafet sunuyor. 25 hektarlık yüzölçümü ile bu gölün, İran’ın önemli tuz kaynaklarından biri olduğunu ve içinde flamingo ve yeşilbaşlı ördek sürülerinin yaşadığını sonradan öğreniyoruz. Yaklaşık 1,5 saatlik bir uçuştan sonra Şîrâz’da Şehit Destgayb havaalanına iniyoruz. 2. ŞÎRÂZ Fars eyaletinin yönetim merkezi olan Şîrâz, 1 milyon 700 bine yakın nüfusuyla İran’ın beşinci büyük kentidir. Yüzyıllar boyunca bir kültür ve sanat şehri olmuştur. 'İran'ın kültür başkenti', 'şairler şehri' ve 'güller şehri' gibi unvanlara sahiptir. Havalimanında, Türkiye’ye dönünceye kadar bize hizmet verecek olan otobüse biniyoruz. Zaman kaybetmemek için otele girişimizi akşama bırakıyoruz. Güney-Kuzey istikametinde şehrin ortasından geçiyor ve dönüş güzergâhı üzerinde bulunan tarihî Kur’ân Kapısı’nın yanından çıkarak, Şîrâz’ın 70 km kuzeydoğusunda bulunan antik Persepolis kentine hareket ediyoruz. 2.1. PERSEPOLİS Şîrâz şehrinin 70 km. kuzeydoğusundadır. Pers İmparatorluğu'nun başkenti olan Persepolis, M.Ö. 6. yüzyıl sonlarına doğru Pers Kralı I. Darius (Dârâ) tarafından kurulmuştur. Darius'tan sonraki hükümdarlar şehri büyüterek harika yapılarla doldurmuşlardır. Saray, toplantı salonu ve kral mezarları bu yapıların en önemlileridir. Saraya çıkan merdivenlerin yan duvarları, birbirinden güzel ve her birinin ayrı bir anlamı olan kabartma heykellerle kaplıdır. Devâsâ sütunlar, heykeller ve sütun başlıklarıyla süslenmiştir. M.Ö. 331'de Büyük İskender Persleri yenerek şehri yakmıştır. Bundan sonra şehir toprak molozların altında kendi hâline terkedilmiştir. 1930'larda başlayan arkeolojik çalışmalarla şehir büyük ölçüde ortaya çıkarılmıştır. Persepolis’te en çok dikkatimizi çeken heykellerden birisi de kartal başlı ve arslan pençeli Huma Kuşu (Griffon) heykelidir. Eski Türk kültüründe ‘kadın tanrı’ veya ‘devlet kuşu’ anlamına geldiğini bildiğimiz ‘umay’ kelimesinin Farsça ‘hümâ’ kelimesiyle anlam ve teleffuz benzerliği, bu iki kelimenin aynı olduğunu düşündürmektedir. Osmanlı resmî yazışmalarında sık kullanılan ve devleti temsil eden ‘hümâyun’ kelimesinin de buradan türediği anlaşılmaktadır. 2.2. NÂRENCİSTAN SARAYI Kıvâm veya Kıvâm Nârencistan sarayı olarak adlandırılmış olan bu bina, Şîrâz’da tarihî ve geleneksel İran mimarisiyle, 1841-1846 yılları arasında Nâsırüddin Şah döneminde, Kıvâmü’s-saltana unvanıyla vezir olan Kıvâmü’l-Mülk tarafından inşa ettirilmiştir. Daha önce aynı yerde bulunan diğer bazı binalar ise, bu tarihten bir asır kadar önce Kazvinli bir tüccar ailesi tarafından yaptırılmıştır. İçinde: hamam, mektep, Hüseyniye (cami), Enderûn ve divanhane gibi üniteler vardır. Günümüzde Şîrâz Üniversitesi’nin sorumluluğunda halka açık müze olarak hizmet vermektedir. Bir botanik parkını andıran geniş ve güzel bir bahçenin ortasında bulunmaktadır. 2.3. HÂFIZ-I ŞÎRÂZÎ (ö. 1390) Ondördüncü yüzyılda yaşamış İranlı meşhur bir şairdir. Şîrâz'da doğmuştur. Kur’ân-ı ezberlediği için Hâfız lakabını almıştır. Gazelleri Fars edebiyatında, türünün en gelişmiş örnekleri olarak kabul edilir. İran tasavvuf şiirinin de öncülüğünü yapmıştır. Hâfız’ın şiirlerinin ahenkli, dilinin sade ve veciz olması haklı olarak onun meşhur olmasını sağlamıştır. Türk divan şiirine etkisi Tanzimat’a kadar devam etmiştir. Rind ve kalendermeşreb bir anlayışa sahiptir. Mezarı, Şîrâz’ın, adını ondan alan Hâfıziye mahallesindedir. 2.4. SÂDİ-İ ŞÎRÂZÎ (ö.1292) Fars edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. İran'ın Şîrâz kentinde doğmuştur. Çocukken babasını kaybedip dedesi ve amcası tarafından yetiştirilmiştir. Daha sonra Bağdat'a gidip Nizâmiye Medreseleri'nde dinî öğrenimini tamamlamıştır. 1256'da memleketi Şîrâz'a dönerek şiirlerini yazmaya başlamıştır. Günümüzde en çok konuşulan eserleri Gülistan ve Bostân'dır. Bostân’ında, idealindeki dünyanın nasıl olması gerektiğini anlatır. Ömrünün son yıllarını Şîraz’ın kuzeybatısında şimdi medfun bulunduğu tekkede riyâzet ve ibadetle geçirmiştir. Zamanla harap olan mezarı ve tekkesi, Kerim Han Zend tarafından 1766’da yeniden yaptırılmıştır. Günümüzde her yıl 21 Nisan "Sâdi Günü" olarak anılmaktadır. 2.5. İREM BAĞLARI Şîrâz, güzelliği konusundaki masalımsı anlatımları biraz da bahçelerine borçludur. Bunların en meşhuru olan İrem bağlarının geçmişi Selçuklulara kadar gitmektedir. İçindeki binaların tarihi ise tam olarak belli değildir. 16 ve 17’inci yüzyıllara ait kaynaklarda tasvir edildiğine bakılırsa İlhanlılar veya hiç olmazsa Safevîler dönemine aittir denilebilir. Ayrıca sonraki dönemlerde bazı ilavelerle geliştirilmiş olduğu da bilinmektedir. En önemli bina olan köşkün dış cephesini Yusuf ile Züleyha ve Ferhat ile Şirin’in aşkını tasvir eden çiniler süslemektedir. Çevresinde havuzlar ve kanaletler bulunmaktadır. Bitki çeşitliliği bakımından âdeta bir botanik parkını andırmaktadır. Bazı yolların iki tarafında, sadece Şîrâz’da yetiştiği söylenen asırlık serviler yükselmektedir. Köşkün taşıyıcı kolonlarının üzerine yerleştirilmiş mermer kitabelerin birinde “Rabbinin benzeri görülmemiş olan, sütunlarla dolu İrem’e ne yaptığını görmedin mi? (Fecr Suresi, Ayet 6-7)” ayetinin yazılması yerinde ve anlamlı bir seçim olmuştur. Programda olmasına rağmen, gün içerisinde Kerim Han Kalesi’ni görme imkânı bulamıyoruz. Yorucu bir günün ardından grubumuz geceyi geçireceğimiz Büyük Çemran Otel’e yerleşiyor. Arkadaşlarımızdan, benim de aralarında bulunduğum 8 kişilik bir grup, Kerim Han Kalesi’ni görmek istiyor ve geç vakitte taksilerle oraya ulaşıyoruz. 2.6. KERİM HAN KALESİ Şîrâz şehrinde Zend hanedanı dönemine ait tarihî bir kaledir. 1766 tarihinde inşa edilmiştir. Şehrin kuzeyinde ana yol üzerinde bulunmaktadır. Toplam alanı 4 bin metrekaredir. Tamamı tuğladan yapılmış olan surlarının yüksekliği 12 metredir. Kalenin dört köşesinde, yüksekliği 14 metreyi bulan ve yine tuğladan örülmüş dört tane burç vardır. Bu burçlardan, kalenin güneydoğu köşesinde olanı, sonradan Piza Kulesi gibi bir miktar dışa doğru eğilmiştir. Eskiden yaşam alanı ve hapishane olarak kullanılmıştır. Akşam geç saatte gidip dıştan fotoğraflayabildiğimiz bu kaleye girip gezmek mümkün olamadı. 19 Mayıs Perşembe günü sabahleyin 04.00’te Şîrâz’daki otelimizden çıkıyoruz. 06.00’da uçağa binerek 1,5 saate yakın bir yolculuktan sonra Tahran’da Uluslararası İmam Humeyni Havaalanı’na iniyoruz. Orada konaklayacağımız Parsiyan İstiklal Oteli’ne girişi akşama bırakıyor ve hemen Tahran gezisine başlıyoruz. 3. REY ve TAHRAN Selçukluların merkezi olan Rey, o devirde önemli bir tıp ve bilim merkezi hâline gelmiş bir şehirdi. Nizâmülmülk’ün öncülüğünde eğitim için yenilikler yapılmış ve önemli gelişmeler sağlanmıştır, Büyük Selçuklu devletinin kurucusu olan Tuğrul Bey burada ölmüş (M.1063) ve yine burada toprağa verilmiştir. Şimdi 15 milyonu bulan nüfusuyla İran’ın en büyük şehri ve başkenti olan Tahran ise, o zaman için Rey şehrinin kuzeyinde küçük bir köydü. 1220’de Moğollar tarafından Rey’in tahrip edilmesinden sonra halkının büyük bölümü Tahran’a göç etti. Bundan sonra Tahran, giderek büyümeye ve zamanla Rey’in yerini almaya başladı. Kaçar hanedanını (1779 - 1925) kuran Ağa Muhammed Han, 1785’te ele geçirdiği Tahran’ı başkent yaptı. O tarihten günümüze kadar İran’ın başkenti olarak kaldı. Rey’in kalıntıları ise, Tahran’ın güneyinde eski bir mahalle olarak günümüze kadar ulaştı. 3.1. TUĞRUL BEY KULESİ (Burc-i Tuğrul) Tuğrul Bey, 1038 yılında Nişabur'da kendini sultan ilan etmişti. 1040 yılında Gaznelilerle yaptığı Dandanakan Savaşı'nı kazanarak Gazne Devleti'ne karşı Selçukluların üstünlüğünü sağladı. Topraklarını zamanla Anadolu'ya kadar genişletti. Bağdat’ta Abbasi halifelerini vesayet altında tutan Şiî Büveyhilerin hâkimiyetine, 1055’te halifenin çağrısı üzerine düzenlediği bir seferle son verdi. Halife tarafından kendisine, Rüknüʾd-Devle (Dinin direği) ve Melikü’l-Meşrik ve’l-Mağrib (Doğu'nun ve Batı'nın Sultanı) unvanları tevcih edildi. Hiç çocuğu olmadı. 1063 yılında öldüğü zaman, yerine yeğeni müstakbel Malazgirt kahramanı Sultan Alp Arslan geçmiştir. Tuğrul Bey’in adını taşıyan kule, Rey’in sembolü olarak görülmektedir. Tahran’ın güney kenarında bulunmaktadır. Tuğrul Bey’in son zamanlarında inşa edilmiş olduğu tahmin edilmektedir. Dıştan 22 üçgen yivli bir mimariye sahiptir. Yapının işlevi hakkında kesin bir şey söylenemiyorsa da rasathane ve güneş saati olarak kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Kulenin bekçisi bize, güneşli havalarda dilimlerin birbiri üzerine düşen gölgeleri sayesinde vaktin doğru bir biçimde tayin edilebildiğini söyledi. Bize bunu, uygulamalı olarak gösterebileceğini iddia ettiyse de hava bulutlu ve bizim de bekleme imkânımız bulunmadığı için bu mümkün olamadı. Buna ilave olarak kulenin, Tuğrul Bey’in kümbeti olduğuna dair rivayetler de vardır. Bazı istisnalarla, tarihî kaynaklarda geçen bu rivayetlerin doğru olması ihtimali güçlüdür. Buna göre Tuğrul Bey, günümüzde kulenin düz olan zemini altında yatmaktadır. Bu bilgiler doğrultusunda biz, kulenin çok işlevli bir yapı olduğunu düşünüyoruz. 3.2. GÜLİSTAN SARAYI ‘Gül Bahçesi Sarayı’ anlamına gelen Gülistan Sarayı, Tahran’daki en eski tarihî yapıdır. 400 yıl önce I. Tahmasb (1524-1576) döneminde kale olarak inşa edilmiştir. Daha sonra Zend hanedanından Kerim Han tarafından saraya çevrilmiş, ardından Kaçarların onarım, genişletme ve inşa sürecinden geçmiştir. En büyük değişime Kaçar Hanedanı (1794-1925) döneminde uğramış olduğu için onlarla özdeşleştirilmiştir. Sarayın bahçesindeki asırlık çınarlardan bir kısmı kurumuş ve dalları budanmış olarak çıplak gövdeleri ayakta muhafaza edilmektedir. Buna karşılık asıl binanın hemen arkasına yapılmış olan apartman, sarayı âdeta boğmaktadır. Sarayda en dikkat çeken unsurlardan birisi de Nâsırüddin Şah’ın (ö. 1896) mezarı üzerindeki mermer sandukadır. Sanduka’nın üzerine, Şah’ın gerçeğe uygun olarak yatay vaziyette harikulade bir heykeli bulunmaktadır. 3.3. MESCİD-İ ŞAH (Mescid-i İmam Humeyni) Tahran’da Bazâr-ı Bozorg (Büyük Çarşı)’un içinde yer alan Tahran’ın en eski camisidir. Kaçar hanedanından Feth Ali Han (1797-1834) tarafından inşa edilmiş ve Nâsırüddin Şah tarafından önemli tadilat ve tamirata uğramıştır. Bu mescit, İsfahan’da eskiden aynı isimle anılan Mescid-i Şah (Mescid-i İmam) ile karıştırılmamalıdır. Çift minareli giriş eyvanının üzerinde saat kulesi vardır. Eyvan ve minareler çinilerle süslüdür. İran’da hafta sonu tatili perşembeleri yarım ve cumaları tam gün olarak uygulanmaktadır. Cumartesi ve pazar günleri de diğer çoğu ülkede tatil olduğundan, uluslararası ticaret yapacaklar için geriye 3 gün kalmaktadır. 19 Mayıs 2016 tarihi perşembeye denk geldiği için, öğleden sonra resmî yerlerin ve bu arada müzelerin de kapanmış olduğunu öğreniyoruz. Bu yüzden gezi programımızda yer alan Mücevherler müzesini göremiyor ve boşluğu serbest zaman olarak değerlendiriyoruz. İran’da hem istirahat etmek, hem de hafif bir şeyler yiyip içmek için kafe ve pastane gibi yerler pek bulunmadığı için, yapacak bir işi olmayanların çarşı pazarda vakit geçirmeleri sıkıcı olabilir. 20 Mayıs Cumartesi günü, akşama İsfahan’da olacak şekilde otobüsle hareket ediyoruz. Yol üzerinde olan Kum ve Kâşân’da göreceğimiz yerler bulunduğundan, 410 km’lik yolu 9 saatte katedeceğiz 4. KUM İran'da Kum Eyaleti'nin yönetim ve İsnâaşeriyye mezhebinin eğitim merkezi konumunda olan bir şehirdir. Tahran’a 130 km uzaklıktadır. İran İslam Devrimi'nin temellerinin atıldığı ve başladığı kent olarak ünlenmiştir. Mollalar veya Âyetullahlar kenti olarak da bilinir. Nüfusu 1 milyon 100 binin üzerindedir. 4.1. Hz. MÂSÛME TÜRBESİ İmâm Ali er-Rızâ'nın kız kardeşi ve Hz. Mâsûme diye bilinen Fâtıma bint-i Mûsâ el-Kâzım’ın (d. M. 790) türbesidir. Şiîler Ali er-Rızâ’nın zehir içirilerek öldürüldüğüne inanırlar. Yine bu inanışa göre kardeşi Hz. Mâsûme, diğer kardeşleri ve yakınlarıyla birlikte İmam Ali er-Rızâ’yı görmek için Horasan’a giderken İran’ın Save şehri civarında saldırıya uğrar ve yakınlarını kaybeder. Daha sonra kendisi Kum’a gelir ve çok geçmeden burada vefat eder. İmam Ali er-Rızâ’nın onunla ilgili olarak “Kim hakkını vererek onun mezarını ziyaret ederse cennete girer” dediği rivayet edilmiştir: Nitekim ziyaret âdâbı konusunda türbenin girişinde şunlar yazılıdır. Mezarın başucuna gelen ziyaretçi yüzünü kıbleye dönmeli, 33’er defa: Allahüekber, sübhânellah, elhamdülillah dedikten sonra, orada metni verilen uzunca bir Arapça dua okunmalıdır. Altın yaldızlı kubbenin altında bulunan türbenin girişindeki eyvan tamirat hâlindedir. Burada asılı duran büyük bez pankartın üzerinde Mehdî: “es-Selâmü aleyke yâ bakıyyete’llâhi fî arzihî (Selam senin üzerine olsun ey Allah’ın yeryüzündeki bakiyesi)” hitabıyla selamlanmaktadır. Üst araması nedeniyle erkek ve kadınlar ayrı kapılardan girdiği için girişte hanımlarla ayrılıyoruz. İçeriye girdikten sonra, girerken hanımlara türbe ziyareti boyunca üstlerine almaları için, çıkışta geri vermek üzere emanet birer çarşaf (çadır) verildiğini öğreniyoruz. İran’daki bütün önemli türbelerde olduğu gibi bu türbenin de çok şatafatlı olduğu görülüyor. 4.2. CEMKERÂN CAMİİ Meşhur görüşe göre İmam-ı Zaman’ın emriyle Hasan b. Musle Cemkerânî tarafından inşa edilmiş olup aynı adı taşıyan köyün sınırları içinde bulunmaktadır. Önceleri küçük ve sade bir binadan ibaret olan Cemkerân Mescidi, İran İslam devriminden sonra genişletilmiştir. Günümüzde bu mescit, merasim ve tebligat, halkla ilişkiler, kütüphane, araştırma ve yayınevi gibi dinî ve sosyal hizmetler veren bir tesis hâline gelmiştir. Daha camiye girerken direkleri Arapça ve Farsça hitaplarla: “Selam sana ey Sâhibü’z-zaman (Mehdi)! Allah seni bir an önce ortaya çıkarsın. Selam sana ey insanlığın baharı!” gibi ifadeleri taşıyan afişler süslüyor. Diğer bütün önemli yapılarda olduğu gibi, bu caminin ana girişinin iki yanında, yukarıda solda İmam Humeyni ve sağda Âyetullah Hamaney’in resimleri bulunan dev posterler, hemen her önemli binada asılı olduklarından artık dikkatimizi bile çekmiyor. Çünkü sadece resimler değil, bütün mühim meydan, mescit ve anıt eserlerin isimlerindeki şahlık kavramları imamlık ile değiştirilmiştir. Anlaşıldığına göre, İran’da millî iradeyi vesayet altında bulunduran imamlık, ortaçağdaki krallık ve 20. yüzyıldaki şahlıktan daha itibarlıdır. Cuma günü, öğle namazını eda ettiğimiz bu Cemkerân camiinin çıkışında, Kirmâniler ailesi tarafından, isteyenlere hayır amacıyla ikram edilen namaz ekmeğinden (nân-ı salevâtî) bizler de aldık. 5. KÂŞÂN Kum’a 100, İsfahan’a 170 km uzaklıktadır. 600 bin kişilik bir nüfusa sahip olan şehir el dokuması halılarıyla meşhurdur. Geçtiğimiz yüzyıllarda, etrafına seramik ve çini ihraç eden bir merkez olarak tanınmışsa da, günümüzde kayda değer bir üretimin yapılmadığını öğreniyoruz. 5.1. FÎN BAHÇESİ ve FÎN HAMAMI Bahçe ve hamamın adında geçen Fîn kelimesi, buranın İskandinav halklarından biri olan Finlerle ilişkili olabileceğini akla getiriyorsa da durum bir ses benzerliğinden ibaret olup alakası yoktur. Fîn Bahçesi, Kaşân’ın 9 km güneybatısında bulunan ve aynı ismi taşıyan bir köydedir. Burası yakın zamanda UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne dâhil edilmiştir. Safevîler zamanında bir kale olarak inşa edilmiş bulunan bahçe, sonraki dönemlerde gelişmiş ve Kaçarlar döneminde güzel bir köşk inşa edilmiştir. Köşkün ortasındaki havuz dört ayrı yöndeki kanaletlere bağlanmış olup etrafını serinletmektedir. Hassas bir ölçümle inşa edilmiş olan kanallardaki sular, bir tür doğal fıskiye sistemiyle kendiliğinden devridaim yapıyormuş. Hamam ise girişe göre bahçenin sol tarafında bulunmaktadır. Kaçarlar döneminin önemli vezirlerinden ve kısaca "Emir Kebîr" olarak bilinen Mirza Takî Han,1851’de bu hamamda öldürülmüştür. Bu olaydan sonra hamamın adı Emir Kebîr Hamamı olarak değiştirilmiştir. Emir Kebîr, Ülkesini Batılılaşma yoluna sokan reformları başlatan bir devlet adamıdır. Ne var ki onun tahtına göz diktiğine inandırılan Nâsırüddin Şah, kendisini önce azil ve ardından da katlettirmiştir. 5.2. EBÛ LÜ’LÜ FİRUZ İranlı bir Mecûsi olan Ebu Lü’lü Firuz’un, Hz.Ömer’i Medine’de öldürdükten sonra, kaçıp kurtulamayacağını anlayınca cinayet mahallinde intihar ettiği veya katledildiği bilinmektedir. Buna rağmen Kâşân’da ona nispet edilen bir türbe müfrit Şiîlerce ziyaret ediliyor ve mezarın başında Hz. Ömer’e lanet okunuyormuş. İslamla tanışmasını Hz. Ömer’e borçlu olan bölge halkının, İslam adına ondan nefret etmesinin hiçbir haklı sebebi olamaz. Sünnilerin haklı tepkisi üzerine, yönetim sağduyulu davranarak türbeyi ziyarete kapatmış. Ayrıca buranın, bundan 200 yıl kadar önce ölen Ebu Lü’lüe adında İranlı bir dervişe ait olduğu, isim benzerliğinin böyle bir karışıklığa neden olduğu açıklaması yapılmış. Biz binanın önünden geçerken indik ve yukarıdaki fotoğrafı çektik. Soldaki kilitli giriş kapısı üzerindeki levhadan, burada ayrıca bir devlet dairesinin bulunduğu anlaşılıyor. Türbenin kapalı oluşunun, hafta sonu tatili olduğu için mi yoksa her zaman için mi geçerli mi olduğu konusu teyit edilemedi. 6. İSFAHAN Aynı ismi taşıyan eyaletin yönetim merkezidir ve 1 milyon 700 bini aşan nüfusuyla ülkenin üçüncü büyük şehridir. Selçuklular tarafından 1050’de barış yoluyla ele geçirildi. Sultan Melikşah, başkentini Rey’den buraya taşıdı. Melikşah ve vezir Nizâmülmülk zamanında çok gelişti. Ancak Moğollar ve Timurluların yaptıkları tahribattan çok zarar gördü. Şah Abbas’ın 1597’de başkentini Kazvin’den buraya nakletmesinden sonra, Safevîler devrinde yeniden toparlanarak en parlak dönemini yaşadı. Zâyende nehrinin sahilinde yer almaktadır. Görkemli sarayları, camileri ve minareleriyle İslam mimarisinin Selçuklu ve Safevî devirlerine ait en güzel örneklerini sunmaktadır. 6.1. SİOSEPOL ve HÂCU KÖPRÜLERİ İsfahan’a geldiğimizde akşam olmuştu. Yemeğimizi yedikten sonra Zâyende ırmağının kenarında bulunan Kevser Oteli’ne girişimizi yapıyoruz. İsfahanı kuzey ve güney olmak üzere iki kısma ayıran ırmağın üzerinde çok sayıda tarihî köprü bulunmaktadır. Bu köprülerden en önemlisi ve otelimize en yakın olanı, projektörlerle aydınlatılmış Siosepol’un üzerinden rehberimizle birlikte karşı tarafa geçiyoruz. ‘Sî-u-se’ Farsçada ‘otuz üç’, ’pol’ da kemer demektir. Köprü 33 kemer üzerine oturduğu için böyle adlandırılmıştır. Saat 22.30’u bulduğu için otele dönmek veya dolaşmak konusundaki tercih bize bırakılıyor. Bazı arkadaşlarımız otele dönerken, benim de içinde bulunduğum 8 kişi, ününü daha önce duyduğumuz Hâcu köprüsünü görmek üzere, ırmak boyunca düzenli ve emniyetli yaya yolunu kullanarak, 2 km kadar suyun akış istikametinde yürüyoruz. Siosepol köprüsü gibi ışıklandırılmış ve araç trafiğine kapalı olan Hâcu köprüsü bayram yeri kadar canlı ve hareketli. Öyle anlaşılıyor ki gençler başta olmak üzere halk, geç saatlere kadar orada vakit geçirmeyi bir nevi eğlenceye dönüştürmüşler. Biz de herkes gibi köprüde dolaşıyor ve bu defa karşı sahili izleyerek otelimize dönüyoruz. Irmağın suyuna yansıyan ışıklarla köprüler şehre geceleyin müstesna bir güzellik katıyor. 6.2. MESCİD-İ CUMA (ULU CAMİ) XI. yüzyılın sonlarında Selçuklular döneminde inşa edilmiş, mihrap önü kubbeli, dört eyvanlı ve avlulu cami tipinin ilk örneklerinden biridir. En önemli bölümünü meydana getiren mihrap önündeki kısım, Alp Arslan’ın oğlu Sultan Melikşah, karşısındaki eyvanlı bölüm ise eşi Terken Hatun tarafından yaptırılmıştır. Safevî devrine kadar çeşitli ilâvelerle ve nihayet 19. ve 20. yüzyıllarda geçirdiği tamirlerle bugünkü durumuna ulaşmıştır. UNESCO tarafından, dünya kültür mirası olarak kabul edilen eserler arasındadır. 6.3. SALLANAN MİNARELER (Menâr-ı Cünbân) İlhanlılar zamanında, 1316 tarihinde vefat eden Sûfi Amû Abdullah Gârlâdânî’nin kabri üzerine yapılmış bir anıt mezarın yan duvarlarının ön köşelerinde yükselen bir çift minaredir. Halk, minarelerin sallanmasını, sûfî ile ilişkilendirmekte ve birtakım manevi sebeplere bağlamakta ise de, bunun tuğlaların arasına konan harcın gevşek ve esnek yapısından kaynaklandığı anlaşılmıştır. Günümüzde İsfahan’ın önde gelen turistik mekânlardan birisidir. Minarelerden birinin şerefesine çıkan görevli, minarenin duvarını periyodik olarak ittirmeye başlayınca minare sallanmaya başlıyor. Hatta bu sallanmanın, bir süre sonra diğer minareye de sirayet ettiği çıplak gözle izlenebiliyor. Ayrıca minarelerin gövdelerine tutturulmuş olan ahşap askılarda iple asılı duran çanlar da sallanmaya ve dolayısıyla çalmaya başlıyor. 6.4. ÇEHEL SÜTUN KÖŞKÜ Safevî hükümdarı Şah I. Abbas tarafından inşa edilmiş ve zaman içerisinde ilavelerle genişlemiştir. Sarayın ismindeki ‘Çehel’ kelimesi Farsçada ‘Kırk’ anlamına gelmektedir. Sarayın önünde büyük bir havuz bulunmaktadır. Köşkün havuza bakan cephesinde bulunan 20 ahşap sütunun gölgesi havuzdaki suya yansıdığı için sütunların görüntüsü 40’a çıkmaktadır. Bu durum, sarayın böyle adlandırılmasına sebep olmuştur. Safevî hükümdarları, önemli misafirlerini ve elçileri bu sarayda kabul ederlerdi. Kabul salonunun bütün duvarları, gerçekçi olmasa da tarihî olayları canlandıran duvar resimleriyle doldurulmuştur. Nitekim Çaldıran savaşını canlandıran tabloda, Genç Osman ve Vahdettin ile birlikte, sakalsız 3 Osmanlı sultanından biri olduğunu bildiğimiz Yavuz Selim sakallı olarak resmedilmiştir. Aynı tabloda bizim Yavuz zannettiğimiz pala bıyıklı ve sakalsız olan hükümdarın da İranlılarca Şah İsmail’i temsil ettiğini şaşkınlıkla öğreniyoruz. 6.5. NAKŞ-I CİHAN MEYDANI Nakş-ı Cihan Meydanı (Dünya Resminin Meydanı) anlamına gelmektedir. Günümüzde Meydan-ı İmam (İmam Meydanı) olarak da anılmaktadır. Geçmişteki adı ise, Meydân-ı Şah (Şah Meydanı)’dır. İsfahan'ın merkezindedir. İran'ın ve Güneybatı Asya'nın en geniş meydanıdır. Boyu 500 eni 160 metre civarındadır. 1979’da UNESCO'nun Dünya Mirası Listesi'ne aldığı meydanın güney tarafında İmam Camii (Mescid-i Şah), doğu tarafında Şeyh Lütfullah Camii, batı tarafında Âlî Kapu olmak üzere 3 önemli bina bulunmaktadır. Kuzey taraftaki Kaysariyye kapısı İsfahan Kapalı Çarşısı’na açılmaktadır. 6.5.1. MESCİD-İ İMAM Eski ismi Mescid-i Şah (Şah Camii) olan bu yapı, İmam Meydanı’nın güney ucunda bulunmaktadır. Mescidin içi ve dışı mükemmel mavi çinilerle kaplanmıştır. Safevî hükümdarı Şah Abbas tarafından 1612’de inşaatına başlanmış ve inşaatı 20 yıl kadar sürmüştür. Akustik bakımından örnek gösterilen eserlerdendir. Güneybatı tarafında ayrıca bir mescit ve dinî ilimler medresesi vardır. 6.5.2.ŞEYH LÜTFULLAH CAMİİ İran’ın güzel ve tarihî camilerinden biri İsfahan’da bulunan Şeyh Lütfullah camiidir. Bu cami, Şah Abbas tarafından, kayınpederi Şeyh Lütfullah adına 17. yüz yılda yaptırılmıştır. Şeyh Lütfullah Camii, Safevî döneminin mimari şaheseridir. Firuze taşlarıyla işlenmiş, çevresiyle son derece uyumlu bir yapıdır. Caminin bir özelliği de, karşısındaki Âlî Kapu sarayının manzarasını kapatacağı için minaresiz yapılmış olmasıdır. Kubbesi çok büyük olmamakla birlikte tezyinatı çok gösterişlidir. 6.5.3. ÂLÎ KAPU Safevî dönemine ait bir saraydır. Nakş-ı Cihan Meydanı'nda Şeyh Lütfullah Camii’nin karşısındadır. Şah I.Abbas'ın İsfahan'ı merkez edinmesinden sonra 1600’e doğru inşaatına başlanmıştır. Saraya, meydanın batı kenarındaki taç kapıdan girilir. Altı kattan oluşan sarayın üst katlarına döner merdivenlerle çıkılır. Zarif kütlesi ve yüksek balkonu ile meydana hâkim bir konumdadır. Şah ve maiyetindekiler meydanda yapılan bayram şenliklerini buradan izlermiş. 6.6. NİZÂMÜLMÜLK’ÜN KABRİ Nizâmülmülk’ün asıl adı Ebu Ali Kıvâmüddin Hasan bin Ali bin İshak et-Tusî’dir. Alparslan ve Melikşah dönemlerinde 30 yıla yakın vezirlik yapmıştır. Siyâsetnâme adlı meşhur kitabın yazarıdır. Melikşah’tan birkaç ay önce, 1092 yılında bir derviş tarafından yapılan bir suikast sonucu hayatını kaybetmiştir. Mezarı, İsfahan kentinin kenar mahallerinden birinde mütevazı bir türbede bulunmaktadır. Göründüğü kadarıyla türbe bakımsızdır. Yanında Melikşah’ın ve bazı Selçuklu şehzadelerinin yattığı söyleniyorsa da bize göre bu çok zayıf bir ihtimaldir. Öncelikle, Bağdat’ta vefat eden Melikşah’ın naaşının nereye götürüldüğüne dair temel kaynaklarda bir kayıt bulunmamaktadır. Öte yandan son aylarda veziri ile arasının açık olduğu bilinen sultanın onun yanına defnedilmiş olmasının mantıklı bir nedeni görünmüyor. Mezara ulaşmak için dar sokaklardan geçmek gerekiyordu. Bu yüzden otobüsü uygun bir yere bırakıp sokaklarda ilerlerken, üzerinde Nizâmülmülk’ün adını taşıyan sokak levhasını (Kûçe Hâce Nizâmülmülk) görüyoruz. Nizâmülmülk’ün mezarı dış görünüşü bakımından çok ihmal edilmiş olup, Anadolumuzdaki sıradan bir türbeyi andırıyor. Yakın geçmişte kapısında bulunduğu anlaşılan bilgilendirme levhasının da yerinden sökülmüş ve yenisinin konulmamış olduğunu fark ediyoruz. İnternetten aldığımız eski bir fotoğrafta ise, binanın İran Millî Eserler Kataloğu’nda “Makbere-i Hâce Nizâmülmülk” adı ve 99 numara ile kayıtlı olduğu okunuyor. Daha önce anahtarı görevli bir türbedarda duran ve ziyaretçi olduğunda kapısı açılan mezarın, bu sene Nevruz’dan (21 Mart 2016) itibaren normal ziyaretlere kapatıldığını ve bakanlığın anahtarı teslim almış olduğunu yerinde öğreniyoruz. Rehberimizin gayreti sonucunda, yarım saat kadar bekledikten sonra getirilen yedek anahtarla mezarı ziyaret edebildik. Kurduğu medreseler vasıtasıyla, Şiîliğe karşı Sünniliğin kararlı savunucusu olan Nizâmülmülk’ün mezarının bu durumu, eğer ilgili makamların ihmalinden kaynaklan- mıyorsa, mezhep taassubundan ileri gelmiştir diye düşünüyoruz. Gerçekten Şiîliğin gözünde önemli kişilere ait mezarların aşırı gösterişli olmalarına karşılık, soyca Fars olan Nizâmülmülk gibi ünlü bir devlet adamının bile mezarının, bu yüzden âdeta unutulmaya terk edilmiş olması insanlık adına ibret vericidir. 6.7. ATEŞ TAPINAĞI Âteşgâh veya Âteşgede olarak da anılmaktadır. Sâsâni İmparatorluğu zamanından kalmadır. Çevresindeki bölgeden 200 metre kadar yüksekliğe sahip tepenin üzerinde bulunmaktadır. Tepeye çıkılması hâlinde, düz bir araziye yayılmış olan İsfahan’ın genel manzarası görülebilirdi. Fakat düzgün bir yolun bulunmayışı ve vaktin daralması yüzünden çıkmaya lüzum görülmedi. Otobüsümüzü, tepenin eteğindeki alana park ettikten sonra aşağıya inip birkaç fotoğraf çekmekle yetindik. 6.8. HEŞT BEHEŞT (SEKİZ CENNET) SARAYI Farsçada heşt sekiz, beheşt cennet anlamına gelmektedir. Heşt Beheşt Sarayı, son devir Safevî hükümdarlarının yaşadığı saraylardan birisidir. Süleyman Şah zamanında 1660’lı yıllarda bülbüllerin şakıdığı cennet gibi büyük bir bahçenin içine inşa edilmiştir. İki katlı sarayın cephesi kuzeye bakmakta ve dört ana cephesinde birer sofa bulunmaktadır. Ayrıca iki katta da dörder olmak üzere toplam 8 daire vardır. Öte yandan binanın dört köşesi de birer kısa kenar şeklinde olduğu için, saray sekizgen bir plan üzerine oturmaktadır. Bu özellikleri sebebiyle sarayın Heşt Beheşt olarak adlandırılmış olduğu söylenmektedir. Günümüzde çok büyük bir park bahçenin ortasında bulunmakta ve geniş gömme balkonlar bu parka bakmaktadır. 7. SERBEST ZAMAN Altı günlük gezi programımızı 21 Mayıs Cumartesi günü öğle sonunda tamamlıyoruz. Nakş-ı Cihan Meydanı’na ikinci defa geliyor ve 3 saat sonra buluşmak üzere serbest kalıyoruz. Nakş-ı Cihan Meydanı’nın çevresinde sözünü ettiğimiz tarihî eserlerin dışında, Mescid-i İmam (Mescid-i Şah)’ın önünde, dikdörtgen şeklindeki meydanın üç tarafını kuşatan ve uzunluğu 1 km’yi aşan“∏”biçiminde bir kapalı çarşı bulunmaktadır. Şehir halkının ve ziyaretçilerin rağbet ettikleri bu çarşıda yüzlerce dükkân yerli ve yabancıya hizmet vermektedir. Bizler de hatıra değeri olacak bazı hediyelik eşyalar almak üzere çarşıya dağılıyoruz. Çarşıda ve meydanda dolaşmaktan yorulanların, dinlenmek amacıyla oturup çay kahve içebilecekleri uygun bir yer yok gibi. Önünde, yalnız kendi müşterileri için üçer beşer tane taburesi bulunan birkaç çay ocağı da, bizdeki kafe ve aile çay bahçeleriyle karşılaştırılamayacak ölçüde basit ve hizmet zayıf. Bu durum, dolaştığımız diğer yerler için de geçerlidir. Öyle anlaşılıyor ki yabancılar için, kaldıkları otellerin dışında, bu tür ihtiyaçlarını giderebilecekleri yerler son derece sınırlı. Esasen asıl gayeleri, İsnâaşeriye (Şiî) mezhebine bağlı olanlarca birer kutsal mekâna dönüştürülmüş olan yerleri ziyaret etmek olan yerli ve yabancı Müslümanlar için bu bir eksiklik olarak görülmeyebilir. Ancak İran’ın bir sektör olarak Turizm konusunda ülkemizden geri olduğu ve önlerinde kat etmeleri gereken daha çok mesafenin olduğunu düşünüyoruz. 8. DÖNÜŞ İsfahan’da ikinci gecemizi yine Kevser Otel’de geçiriyor ve sabahleyin 05.00’te havaalanına gitmek üzere otelden ayrılıyoruz. TK-893 sefer sayılı Türk Hava Yolları uçağıyla 08.00’de uçuyoruz. İran’a girişte Turistler dâhil olmak üzere, başı açık olan bütün kadınların başlarını örttüğünü görmüştük. Buna karşılık İranlı hanımların, çarşı pazarda bile aşırıya kaçan bir makyajla dolaşmaları bize çelişkili gelmişti. Bu defa çoğunun Türkiye’ye daha girmeden, bir kısmının başlarını tamamen açtıklarına tanık oluyoruz. Bu durum bize, genel ahlâka aykırı olmamak kaydıyla, kadınların kılık kıyafet ve giyim kuşamlarını devlet veya velâyet-i fakih eliyle düzenlemenin anlamsızlığını ve başarısızlığını düşündürüyor. İsfahan-İstanbul yolculuğumuz 3 saat 50 dakika sürüyor ve Türkiye saatiyle 10.20’de Atatürk Havalimanı’na iniyoruz. Bilimsel etkinlikler nedeniyle akademisyenlerin yurt dışında yaptıkları geziler, çoğu zaman etkinliğin düzenlendiği şehirle sınırlı kalmaktadır. Geniş kapsamlı kültürel amaçlı gezilerin gerçekleştirilmesi ise çok iyi bir organizasyonu gerektirmektedir. Turizm ve seyahat acenteleri tarafından düzenlenen geziler ise genellikle popüler ve turistik beklentilere göre şekilleniyor. Bu bakımdan aynı kültürel birikime sahip olan kişiler olarak, İslam tarihçilerinin yaptıkları kültürel amaçlı bir haftalık İran gezisi çok yararlı olmuştur. İslam Tarihçileri Derneği, bu geziyle bir faaliyetini daha başarıyla neticelendirmiştir. Şüphesiz bunda dernek başkanı Prof. Dr. Mehmet Şeker’in güven verici ve iş bitirici kişiliğinin payı büyüktür. Bunun için kendisine teşekkür etmemiz bir değerbilirlik gereğidir. Bu seyahatin gerektirdiği her türlü teknik hazırlığı Burak Turizm yürütmüştür. Ayrıca şirketin genel müdürü Ahmet Şeker bizzat seyahate katılmış ve gezi grubunun memnuniyeti için ne gerekiyorsa yapmaya çalışmış ve yorulmak bilmeksizin koşturmuştur. Ona da teşekkür ediyor işlerinde kolaylıklar diliyoruz. Temennimiz kültürel amaçlı bu gezilerin her sene değişik ülkelere düzenlenmesidir.